Uzun, keyifli, her hâle tanıdık olduğum bir yolculuktan
dönmüş, başladığım yere gelmiş gibiyim. Tam olarak nasıl adlandıracağımı
düşünedurdum okuduğum sürece. “Günübirliğin Destanı,” ya da “Gündeliğin Destanı”mı
desem bilemedim. Sadece insan hallerine değil, çeşitli hayvanlardan doğanın
türlü hallerine tanıklığın, onlarla sohbetin tatlı huşusu içindeyim.
Her milletten, her dilden, her kültürden, her meşrepten
insan, doğanın her halinden kesit, her canlıdan ses, her canlıdan nefes var
yazarın bu güzel eserinde.
Dimağımda tarifsiz sadeliğinin tadı var. Sohbet eder gibi
anlattığı öyküler yaşamın tam orta yerinden. Öncelikle “Hâlname / 2016” adlı
eserine dair söylemek istediklerim var:
Yılın her gününe denk gelecek biçimde yazdığı eserinde bir
yandan o yılı canlandırıyor gözlerimde, öte yandan onu aşan, yıla sığmayan her
hâle dokunuyor. Sanatsal bir naiflikle dokunuyor yüreklerimize. Yüreklerimizin
tellerini tıngırdatıyor. Yarattığı melodiler upuzun bir senfoni oluyor ruhumuzda.
Sokaktaki kâğıt toplayıcısından, çocuğa, kadına, yaşlıya,
gence, erkeğe, zalime, mazluma, çiçeğe, rüzgâra, denize, kediye, köpeğe, aslana
ve hatta yüzümüzü gülümsettirecek coğrafyamızda rastlanmayan kanguruya kadar.
Öyle basite almayın, onun bir adı bile var: Saffet! Burada sıralamak yerine
okura bırakacağım o kadar anlatı var ki, okumaktan asla sıkılmayacak, her bir
öyküden sonra bir diğerini okumak için iple çekeceksiniz zamanı.
“Günübirliğin Destanı” sıradan bir günlük çalışması olmadığı
gibi sanırım tür olarak bir ilk gibi. Değişik bir tarzı denemiş yazar. Çok da
başarılı olmuş. Öyküler, sade, içten, samimi bir atmosferde ve oldukça
dokunaklı işlenmiş. Birçok öyküde içinize bir rüzgâr, bir deniz dalgası gibi
dalıyor Ümran. Sizi, uykudan, gafletten uyandırıp insan ummanına atıyor. Bazen upuzun
bir film izler gibi bazen de bin bir gece masalları tadında ninenizden masal
dinler gibi buluyorsunuz kendinizi.
Gülümseten, üzen, kederlendiren, aşık eden, aşık olanı
ihanetin her türlüsüne tanık ettiren öyle çok duyguya ortak ediyor ki bizi,
hayat ne kadar da çeşitli ve renkliymiş dedirtiyor. İçinden geçtiğimiz zamanın
tek renklilik ve tek sesliliğine adeta bir soluk gibi. Bu destanda herkes ve
her şey konuşuyor kendi dilince, kendi meşrebince. Öyle ki yeryüzü de yetmiyor,
uzaya, Mars’a bile uzanıyor yazar.
Ötekileştirmeyi ötekileştiren upuzun bir anlatı. Sadeliğine eşlik
eden derinliği, kısa öykülere yedirdiği yoğunluk, kurduğu cümlelerdeki
folklorik zenginlik ve güzellik insanı esritiyor.
Hissettirdiği tam da şöyle bir duygu; eskilerde nenelerin
bütün güzelliklerini sakladıkları ceviz kaplama sandıklarda ya da kanaviçe işli
yazmalarını koydukları lavanta kokulu sandukalardan süzülüp de gelmiş kadar
kadim ve sağlam ve bir o kadar da sağlam, derin kökleri var cümlelerinin.
Serencamında, Ümran’ın kendi yaşanmışlıklarının
izdüşümleriyle de yoğurduğu bu güzel ve okunması gereken eserini herkese
tavsiye ediyorum. Belki içeride olmanın getirdiği yoksunluktan mıdır bilemem
ama Ümran’ın gözlerinden, kaleminden çok güzel, çok renkli çok farklı hallere
tanıklık ettim. Ufuk açıcı olduğu kadar hayal dünyasını da zenginleştiriyor
okuyanın.
Yazar Ümran Düşünsel’in çok emek verip ortaya çıkardığı bu
güzel eseri, “Günübirliğin Destanı”nı mutlaka okumanızı öneriyorum. Okursanız
çok şey kazanacak, okumazsanız neler kaybettiğinizi asla bilemeyeceksiniz.
Eline, emeğine, diline, kalemine sağlık diyorum.
Sevgilerimle
Seyit Oktay
T-Tipi Cezaevi A2/5
Tokat
1 Mart 2018


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder