Ümran'ın
ikinci öykü kitabı "Ay Portakalı"nı büyük bir keyifle okuyorum. Kitabın
içinde hala yol alırken bir değerlendirme yazmak istedim...
“İçinde dağı olan Arafı’ını da içinde gezdirir oğlum, bilirim. Yine
bilirim ki, bilmenin kudretine vakıf olmak da en yüce gücü insanın.
Yüreğimizdeki dağın Araf’ından indirip Hasanbaba Dağı’na çıkartacak, mor
zambakların silme döşendiği ovaya gülümseyerek baktıracak o güç o güç işte.”
“Biliyorum anne. Galiba bizim beceremediğimiz, hayat kayığının
küreklerini ‘unutma’ yönüne çekememek. Hatta o yönü dahi belirleyememek.
Kendimizdeki ve içimizdeki eskiyenlerle hayat kayığı o kadar ağır ki,
küreklere ne güçle asılırsak asılalım sandal olduğu yerde sayıyor.
Saymakla kalmıyor en ufak fırtınada su da alıyor, batacak gibi oluyor.
Acılarımızla, acı çektirdiklerimizle birlikte yaşıyoruz. Çok kalabalığız çok.”
Ümran kalabalıkları yazıyor kendisini tanıdığım 10 yıldan beri. 2
satıra, 3. sayfaya, 10 saniyede bülten sonuna sıkışan haberlerin ses
verilmeyen aktörlerini, tanıklarını yazıyor. Çok kalabalıklar ama
sesleri yitip gidiyor kakafonide. Duymuyor, görmüyor, dokunmuyoruz
öykülerine ama duyarsızlığımızın ince sızısı fon müziği gibi akıyor
içimizde.
Akranlarınca ezilen bir çocuğu avutan incelik, şehirden
yılgınlıkla ata mirası değirmene sığınan kuytu özlemi, biriktirilmiş
umutlar, özenle istiflenmiş burukluklar, fırtınadan korunan sardunyalar,
çocukların eziyetinden sakınılan kedi yavrularıyla gündelik faşizmin
ülkenin her yerinde ezdiği özneler birer birer ses veriyor Ümranın
incelikli dilinde.
Kalabalık olmanın yalnızlığa çare olmadığını
gözlemliyoruz her öyküde. Her öykünün dili kalabalıktan özenle
yalıtılmış titrek bir oluşun sesi. Belki de bu yüzden laf kalabalığıyla,
paragraflar dolusu tasvirle, analizle değil özenle seçilmiş bir
deyişle, takvim yapraklarında unutulmuş bir tanımla, iç sesimizin
perdesini farketmeksizin aşağıya çeken fısıltıyla sesleniyor öyküler.
Bu anlamda fotoğrafçı olarak edindiği refleksleri öykücülüğüne taşıyor
Ümran. Tıpkı bir belgesel fotoğraf projesi üretirken gösterilen
titizlikle yazıyor öykülerini. Her bir öyküsünde, her bir kahramanının
geçmişini, o anını, sonrasını, sözlerini, ünlemlerini, suskularını
incelikle tasarlıyor, farklı ruh halleri ve repliklerle eşleştirip
yeniden kurguluyor, sonrasında istediği etki için ayıklıyor ve yeniden
oluşturuyor gibi.
Seçtiği konu üzerinde aylarca çalışıp, onbinlerce
kare fotoğraf ürettikten sonra ürettiklerini acımasızca eleyen, birkaç
fotoğraf kalana dek üretimini damıtıp yoğunlaştırmaya çalışan belgesel
fotoğrafçısı gibi. Öykülerin minimalist doğası arkasındaki emek yoğun
çabayı gizlemiyor okurundan.
Öykülerin kuruluşundaki emek,
hayatımızdan hoyratça çalınan adalet duygusuna insan olmanın onuruyla
direnen öykü kahramanlarının tavrında da somutlaşıyor. Öyküleri
toplumsal sorunların bireyin küçük dünyasına dayattığı korkunç acıların
izinden gitse de Ümran’ın dünyası umutsuz değil. Bilakis karşımızda
dikilen duvarın heybetinin farkında olsa da kalabalıkların gücünü
hatırlatmasıyla umut aşılıyor bizlere. Duvarın yıkılacağını fısıldıyor
durmadan ama duvar gibi mekanik davranarak değil, menekşe gibi duvarda
yarıklar açıp yaşamı kutsayarak…
Okan AKAN