2 Haziran 2017 Cuma

Okan Akan'dan

Ümran'ın ikinci öykü kitabı "Ay Portakalı"nı büyük bir keyifle okuyorum. Kitabın içinde hala yol alırken bir değerlendirme yazmak istedim...

“İçinde dağı olan Arafı’ını da içinde gezdirir oğlum, bilirim. Yine bilirim ki, bilmenin kudretine vakıf olmak da en yüce gücü insanın. Yüreğimizdeki dağın Araf’ından indirip Hasanbaba Dağı’na çıkartacak, mor zambakların silme döşendiği ovaya gülümseyerek baktıracak o güç o güç işte.”
 

“Biliyorum anne. Galiba bizim beceremediğimiz, hayat kayığının küreklerini ‘unutma’ yönüne çekememek. Hatta o yönü dahi belirleyememek. Kendimizdeki ve içimizdeki eskiyenlerle hayat kayığı o kadar ağır ki, küreklere ne güçle asılırsak asılalım sandal olduğu yerde sayıyor. Saymakla kalmıyor en ufak fırtınada su da alıyor, batacak gibi oluyor.
 

Acılarımızla, acı çektirdiklerimizle birlikte yaşıyoruz. Çok kalabalığız çok.”

Ümran kalabalıkları yazıyor kendisini tanıdığım 10 yıldan beri. 2 satıra, 3. sayfaya, 10 saniyede bülten sonuna sıkışan haberlerin ses verilmeyen aktörlerini, tanıklarını yazıyor. Çok kalabalıklar ama sesleri yitip gidiyor kakafonide. Duymuyor, görmüyor, dokunmuyoruz öykülerine ama duyarsızlığımızın ince sızısı fon müziği gibi akıyor içimizde.
 

Akranlarınca ezilen bir çocuğu avutan incelik, şehirden yılgınlıkla ata mirası değirmene sığınan kuytu özlemi, biriktirilmiş umutlar, özenle istiflenmiş burukluklar, fırtınadan korunan sardunyalar, çocukların eziyetinden sakınılan kedi yavrularıyla gündelik faşizmin ülkenin her yerinde ezdiği özneler birer birer ses veriyor Ümranın incelikli dilinde.
 

Kalabalık olmanın yalnızlığa çare olmadığını gözlemliyoruz her öyküde. Her öykünün dili kalabalıktan özenle yalıtılmış titrek bir oluşun sesi. Belki de bu yüzden laf kalabalığıyla, paragraflar dolusu tasvirle, analizle değil özenle seçilmiş bir deyişle, takvim yapraklarında unutulmuş bir tanımla, iç sesimizin perdesini farketmeksizin aşağıya çeken fısıltıyla sesleniyor öyküler.
 

Bu anlamda fotoğrafçı olarak edindiği refleksleri öykücülüğüne taşıyor Ümran. Tıpkı bir belgesel fotoğraf projesi üretirken gösterilen titizlikle yazıyor öykülerini. Her bir öyküsünde, her bir kahramanının geçmişini, o anını, sonrasını, sözlerini, ünlemlerini, suskularını incelikle tasarlıyor, farklı ruh halleri ve repliklerle eşleştirip yeniden kurguluyor, sonrasında istediği etki için ayıklıyor ve yeniden oluşturuyor gibi.
 

Seçtiği konu üzerinde aylarca çalışıp, onbinlerce kare fotoğraf ürettikten sonra ürettiklerini acımasızca eleyen, birkaç fotoğraf kalana dek üretimini damıtıp yoğunlaştırmaya çalışan belgesel fotoğrafçısı gibi. Öykülerin minimalist doğası arkasındaki emek yoğun çabayı gizlemiyor okurundan.
 

Öykülerin kuruluşundaki emek, hayatımızdan hoyratça çalınan adalet duygusuna insan olmanın onuruyla direnen öykü kahramanlarının tavrında da somutlaşıyor. Öyküleri toplumsal sorunların bireyin küçük dünyasına dayattığı korkunç acıların izinden gitse de Ümran’ın dünyası umutsuz değil. Bilakis karşımızda dikilen duvarın heybetinin farkında olsa da kalabalıkların gücünü hatırlatmasıyla umut aşılıyor bizlere. Duvarın yıkılacağını fısıldıyor durmadan ama duvar gibi mekanik davranarak değil, menekşe gibi duvarda yarıklar açıp yaşamı kutsayarak…

Okan AKAN

Hasan Geldi

Hasan Geldi öykü Hâlname/2016