30 Nisan 2017 Pazar

Ay Portakalı'na Dair



Ümran Düşünsel, ilk öykü kitabı Kırık Patika’dan sonra insan ve yaşamla kodlanmış yepyeni öyküleriyle okuyucu karşısında yine: Ay Portakalı

Yer yer şiirleşen, yer yer türküleşen ama daha çok masallaşan bir dil örgüsünün hâkim olduğu bu yeni öykülerde; insanı ve insana değeni, tutuşturanı, doğanın ve canlıların ete kemiğe büründüğünü ve çocukların kahraman olduğunu görüyoruz. Uzak sevinçlerle yakın hüzünlerin aynı yolda, kol kola yürüdüğüne tanık olup, yüzümüze bir ünlem imi düşürüyoruz apaçık.

Ay Portakalı, zamanın hem duygusuna hem de gerçekliğine bir tarih düşümüdür ayrıca.  Öykülerin sesindeki dram; çocukların dilinde bir düş deryasına dönüşürken, kurulacak güzel dünyanın da birer habercisi ve birer muştucusudur aslında. Bu yüzdendir ki Ümran Düşünsel’in öyküleri, tanıdıklarımızın, dokunduklarımızın ya da o hiç anlatılamayanlara ait olanların fotoğrafıdır.

Ay Portakalı’ndaki öyküler, sizi bir oğlakla sırdaş edip dağın çağrısına sürükleyebilir, oradan çekip alır ve bir sürgünün kucağında ninnileyebilir. Ağaçların, sadece sevdiği çocuklara şeker dökmesine de inandırabilir. Çünkü cümle anlatıların içinde kuş konuşur, kurt dertleşir, dağ kanar, çocuklar menekşelenir. Ve aşk, içimize kederi düşürür, yakar; külünü de yasaklanmış bir dilin mahcubiyeti süpürür.

Ümran Düşünsel, Ay Portakalı’nda dilin bütün sınırlarını da zorluyor. Şiirden ödünç aldığı anlatım kıvraklığını düzyazıya yettiği kadar giydirmesini de iyi biliyor. Detaylıyor ama gereksiz hiçbir söze meyletmiyor. Okuyucunun damağına tadı çalıyor ve geri çekiliyor hemen. Gerçeğe gerektiği ölçüde şırınga ediyor kurguyu. İşte bundandır ki öyküler, tek kerelik okunup geçileceklerden değil, şiir gibi tekrar tekrar kendini okutacak dirilikte ve derinliktedir.

Ay Portakalı’nı okuyup bitirdiğinizde, yüzünüze gözünüze portakal kokusu sinecek ve uzun bir süre hiç silinmeyecek…

Ömer TURAN

Ay Portakalı doğdu

...
Tam suyun kumla cilveleştiği çizgiye oturdum. Kumu avuçladım. Bir elimden diğerine aktarıyorum. Taşın yavruları kum, kumun dedesi dağ.
(Deniz çekilmeye başladı.)
Bir elimden diğerine aktarılıyor dağlar. Dağ keçileri, marallar zıp zıp avuçlarımda. Bir gümüş tilki burnunu kumdan çıkartıp dağa uzatıyor.
(Deniz ufuktan aşağı akıyor. Şelaleyi görmüyorum, sesi geliyor uzaklardan.)
Tilkiler yalnızca masallarda kurnaz. Bir tilki izledim, anne tilki. Yavrularını emziriyordu. Ayaktaydı. Kulakları seste, gözleri görüntüde. O kadar muhteşemdi ki doğa misaliydi tıpkı.
(Deniz gidince dağlar açığa çıktı.)
Tastamam ondan işte tası tarağı dahi almadan, cebimde denizin giderken unuttuğu denizyıldızı, bir de sırt çantamla yollara dökülmüşlüğüm.
Vara vara buraya vardım. ‘İş?’ dedim, ‘Çobanlık var’ dediler. ‘Olur’ dedim. 
...
Yasak Vadi

Hasan Geldi

Hasan Geldi öykü Hâlname/2016